FİDAN - Dini, İlmi ve Edebi Dergi
                                                                                    
                                                                                    
                                                                                    
                                                                                    
 
   
 

Anasayfa

Yazarlarımız

Hakkımızda

Künye

ABONELİK FORMU

İletişim

Kapak

Hasbihal

Kapak Konusu

Makaleler

Bakış

İfade-i Meram

Yansımalar

Kurana Dair

Köşeler

Kültür Deryamızdan

Sağlık

Kadın ve Aile

Hakikat Heybesi

Gündem

Şiir Tahlili

Oku Yorum

Üstad

Dünya Gündemi

Röpörtajlar

Aktüel Röportajlar

 Mustafa Ateş
fidan@kestanepazari.org.tr
Din İşleri Yüksek Kurulu Emekli Üyesi

Sayi: 89 / Temmuz - Eylül 2016

Kevser(Teselli Pınarı)

Bütün semavî dinlerde, hatta ilkel inanç sistemlerinde dinî bir vecibe olarak kurban kesme geleneği vardır. Dinî ritüeller arasında, mabutlara takdimeler sunmak önemli bir yer tutar. Hatta denebilir ki ilkel dinlerde ibadet ya da ritüel sadece
kurbana münhasırdır. İslam’ın zuhuruna kadar çeşitli evrelerden geçen kurban âdeti, diğer birçok ekseninden kayan/kaydırılan ibadetler gibi onu da yerli yerine ikame eden İslam’dır, Kur’an’dır.

İslam’da Kurban, ilkel dinlerde olduğu gibi tanrıların gazabını teskin için değil, Allah’ın buyruğu olduğu için kesilir. Bir ibadet şuuruyla, nimetlere karşı bir şükranelik olarak takdim edilir. Adı kurbandır. Ve bir infak müessesesidir. Onun bu yönü dikkatlerden kaçmamalıdır.

İnsanlığın yaşadığı ilk kurban macerası, Adem’in iki oğlu arasında cereyan eder. İki kardeş, aynı kızla evlenebilmek için babalarının tavsiyesi üzerine Allah’a kurbanlar takdim ettiler. Her ne hikmetse kardeşlerden birinin Kurbanı kabule şayan bulununca, diğer kardeş bunu kabullenemedi. Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre kardeşini öldürmeyi  tasarladı. Ve kardeşinin kanına girdi, kardeş katili oldu. Yeryüzünde ilk kurban hadisesi böyle başladı. İlk cinayet böyle işlendi. Cinayetler giderek çoğaldı. Ama Kurban geleneği de böylece teessüs etti ve semavî dinlerin önemli ve sosyal bir kurumu oldu.

Kevser, Yeni Umut Ufukları Açıyor

Kurban ibadetinin konu edildiği Kevser Suresi, Kur’an’ı Kerim’in en kısa suresidir ve üç ayettir. Âdiyat Suresinden sonra Mekke’de nazil olmuştur. Sureye, Cenab-ı Hak tarafından Peygamber Efendimize ihsan buyurulan büyük lütuflar ve  ilahi vergilerden bahsettiği için “çok-çok hayır, ölçüsüz-sınırsız vergi ve ihsan” manasına gelen ‘Kevser’ ismi verilmiştir. Bu surenin diğer bir ismi de ‘Nahr’dır. Nahr, Kurban demektir. Büyükbaş hayvanı Allah adına kurban etmektir. Bundan önceki Mâun Suresinde, dini yalanlayan, yetimi itip kakan bir ahlaksız, vicdanî hassasiyetten nasipsiz bir şahsın kötü sıfatlarından bahsedilmiş, onun mezmûm olan bu sıfatlarına karşı Fahr-i Kainat Efendimizin nail olduğu/olacağı hayır ve bereketten ve Yüce şahsın kadr u kıymetinden, ulüvv ü himmetinden bahsedilerek şanı-şerefi, kadr ü kıymeti, münkirlerin suratına çarpılmıştır. Onun için bu iki sure arasında dikkatlerden kaçmayacak kadar derin münasebetler söz konusudur.

Önce bu sure-i şerifenin mealini yazalım. Sonra da dilimizin döndüğü, aklımızın erdiği ve ilmimizin yettiği kadar manayı duyurmaya gayret edelim.

اِنآَّ اعَْطيَْناَكَ الْكَوْثرَۜ ﴿1﴾ فصََلِّ لرِبَكَِّ وَانْحَرْ ﴿ 2﴾ انَِّ شَانئِكََ هُوَ الْبَْترَ ﴿ 3


“Habibim, şüphe yok ki biz verdik kevseri sana biz. Artık sen de Rabbin için namaz kıl ve (iri bedenli hayvanlardan) kurban kesiver. Doğrusu sana buğzedendir (o namı-nişanı kalmayacak olan) ebter.”

Fahreddin-i Razi’nin beyan ettiği gibi Kevser Suresi, Duhâ Suresinden itibaren gelen surelerin bir icmali, bundan sonraki surelerin de aslı gibidir. Ezcümle Maûn Suresi ile Kevser Suresi dört vecihten birbirine mütenazır/müsbet ve menfi yönleriyle birbirini tamamlarlar. Şöyle ki:

Maûn Suresinde Cenab-ı Hak münafıkları dört ayrı özellikleriyle, dört ayrı vasıflarıyla onları zemmediyor:


1. Dini tekzib ettikleri gibi, yetimi de itip-kakarlar. Yani yetime bir ihsanda bulunmadıkları gibi, bulunmak isteyenlere de sırf bahillikleri yüzünden engel olurlar.

2. Namazlarında sehvederler, namaza gerekli itinayı göstermezler, beynamazlık onların ikinci vasfıdır.

3. İbadetlerinde gösteriş yaparlar, riyakârdırlar.

4. Zekat vermedikleri gibi, hacet de bitirmezler (ihtiyaçları gidermezler). Dar vakitlerde komşunun komşudan alacağı/alıp-verilecek hacetleri görüvermezler.

Bu sürede ise, onların bu dört gayri ahlakî, gayri insanî hallerine mukabil, Peygamberimizin ve ebediyete kadar onun nur halkası gibi etrafında kümelenen müminlerin, ehl-i beytin şu dört insanî ve ahlakî hasletlere temayüz ettiklerine işaret edilir:

1. Münafıkların cibillî bir karakteri haline gelen bahilliklerine mukabil, Allah Rasulüne pek çok hayrı, pek büyük ihsanı ifade eden Kevser’in verilmiş olması. Öyle ki kesrette/çoklukta son gaye, son hedef olan bu ihsan, bu bereket, üçüyle bir büyüklük arz eder.

Evvela, onu veren, o sonsuz-sınırsız vergiyi veren, herhangi bir kişi ya da kuruluş değil, onun mu’tisi/vericisi Allah’tır. Kapı büyüktür. Büyük kapıdan küçük hediye çıkmaz. 
İkinci olarak; o lütuf ve ihsanın muhatabı, Kevser’in sahibi O’dur. Veren büyük, alan büyük; kaynak büyük, muhatap büyük…

Üçüncü olarak; verilen bu nimet, çoklukta bir gaye teşkil eder. Nitekim müfessirlerin Kevser’e getirdikleri yorum, o sınırsız çokluğun nelere kadar uzandığını gösterir. Binaenaleyh, yetimi azarlayan, fakr u zaruret içinde ıvranan, miskine hor bakan, nifak ehline rağmen, sen, bitmek-tükenmek  bilmeyen bu kevserden, bu bereket ve hayır kaynağından bol bol dağıt, sakın vermemezlik etme. Çünkü nimet bir şükrü, şükür de nimet artışını gerektirir. Öyle ise ver de ver…

2. Namazı, Müslümanlığın bir buyruğu, bir şiarı olarak değil, ondan dünyevî bir menfaat beklemek için kılarlar. Namaz hakkında yanılan münafıklara mukabil, Allah için, Yüce Rabbin için namaz kıl, bir başka maksat gözetmeksizin, kulluk
vazifeni münhasıran ona has kıl, O’nun huzurunda eğil, O’na secde et!.. Çünkü namaz her türlü zikri, her türlü şükrü cami’ olduğu için bütün ibadetlerin özüdür. Ve bütün varlıkların ibadet şeklini de temsil eder.  

Ey şanlı Peygamber!.. Sen namaz kılarak bana ibadet ve kullukta devam et!.. Bırak o ashab-ı sehvi, onlar hatada puyan olup gitsinler. Sehv ve nifaklarında boğulsunlar. Yeryüzünde hakka tapan, hakkı tutan bir tek sen bile kalmış olsan, şan-ı uluhiyetimi, azamet ve rububiyetimi takdise ve tebcile sen devam et!..

3. Yalnız namazlarında değil, bütün dinî vecibelerinde gizli şirkten sıyrılamayan, gösteriş ve riyadan kurtulamayan, tâğutlara perestiş eden o hırman ve hızlana uğrayanlara karşı, sen Rabbine kullukta devam et. Ve bütün ibadetlerini Rabbin rızasını kazanmak için yap!.. Niyetin halis olsun… Bizi tanımayan şirk ehline karşı, sen her hal ü kârda harim-i rububiyetimize dehalet et!..

4. Zekat gibi, dinin sosyal cephesini oluşturan infak ve yardımlaşma ruhu şöyle dursun, komşunun komşudan alıp-vereceği hacetleri bile karşılamaktan sakınan, verdiği zaman da başa kakan, hayrını kaçıran böyle sefil ruhlu adamlara ve bunların nekesliğine rağmen “Rasulüm, benim rızamı gözeterek, sırf benim emrim olduğu için kurban kes…” Taştan, ağaçtan ya da tunçtan yontulan putlara değil, benim namıma, benim adımı anarak kes. Hem kestiğin bu kurbanın etinin bir kısmını, yine benim ailem sayılan fakirlere dağıt, onlara ikram et. Esasen ebedî hayatımızda yanınızda kalacak ve size rızık/ azık olacak da bu ihsanlarınızdır, benim adıma verdiğiniz şeylerdir. 

Müsterih ol ey Rasulüm, sana buğz eden, kin tutan, öfkesi kabaran o kimseler yok mu; işte asıl Ebter olanlar onlar olacaktır. Ebter, güdük, bereketsiz, nam u nişanı kalmayacak, ardı-arkası kesilecek, nesilleri bereketsiz, kendileri nasipsiz kalacak onlar olacak. O ebter diye tavsif edilen sen değilsin, onlar olacaktır. Çünkü senin getirdiğin din ve şeriat, tebliği ettiğin kitap insanlık için üsve-i hasene olan ahlakınla sen kıyamete kadar muktedabihsin. Kevserler kadar çok ümmet topluluğu, erenler-evliyalar, şehid ü şüheda, ulema, urefa, ümmetin salihleri hep senin eserin, senin ümmetin olacak. 

Sana bu düşmanlığı besleyenlerdir ki arkalarında bir eser, kendilerini hayırla yad edecek bir kimse bırakamayacaklardır. Kâbe’deki putlar gibi bunlar da tevhidin öldürücü darbeleriyle yıkılıp gideceklerdir.

Filhakika böyle de olmuştur. Arkasında bir erkek evlat bırakmadı o şanlı Peygamber. Müşrikler, kendisi gidince davası da ölecek zannettiler. İstikbalin bu ümmete neler va’dettiğini göremediler, kestiremediler. Oğulları yaşamayınca sevindiler, İslam’ı ve tevhid davasını onun hayatıyla kaim sandılar. Ama iş onların zannettikleri gibi olmadı. Başka tecelliler oldu.

İmam Hatip Takvimi
 
 

Fidan Dergisi © 2009 - 2017 Hakları Saklıdır.

TRX Yazılım Tarafından Yapılmıştır.