FİDAN - Dini, İlmi ve Edebi Dergi
                                                                                    
                                                                                    
                                                                                    
                                                                                    
 
   
 

Anasayfa

Yazarlarımız

Hakkımızda

Künye

ABONELİK FORMU

İletişim

Kapak

Hasbihal

Kapak Konusu

Makaleler

Bakış

İfade-i Meram

Yansımalar

Kurana Dair

Köşeler

Kültür Deryamızdan

Sağlık

Kadın ve Aile

Hakikat Heybesi

Gündem

Şiir Tahlili

Oku Yorum

Üstad

Dünya Gündemi

Röpörtajlar

Aktüel Röportajlar

 M. Ozan Semerci
ozan_semerci@hotmail.com
Araştırmacı / Yazar

Sayi: 89 / Temmuz - Eylül 2016

Mütareke Günlerinden 15 Temmuz Hain Darbe Girişimine...

Birinci Cihan Harbi’nin sonunda imzaladığımız 30 Ekim 1918 Mondros Antlaşması ile başlayıp, 9 Eylül 1922’ye kadar süren zaman dilimine “Mütareke Dönemi” diyoruz. İstiklal Harbi’miz bu dönem içerisindedir. Mütareke dönemindeki
hal ve ahvalimizi kısaca hatırlayalım. 

Türk milleti 41 yıldan beri (1877-1918) devamlı savaşmakta ve iç karışıklıklarla mücadele etmektedir. Asırların birikimi olan maddi-manevi servetlerinin, üretici insan gücünün, münevver kitlenin ve ülke topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiştir. Altı asırlık (1299-1918=619) Cihan Devletimiz çöküş sürecine girmiş, savaşlar sebebiyle hazinesi boşalmış, merkezi otorite büyük ölçüde zayıflamıştır.  

Fener Rum Patriği Doretheos, Patrikhanenin ve Rumların bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı Hükümeti ile münasebetlerini kestiğini resmen açıklamış ve kapısına Bizans bayrağını asmıştır.

Ermeni Patriği Zaven, Rumlarla işbirliği yaparak Doğu Karadeniz - Akdeniz Mersin hattının doğusunda büyükErmenistan hayalleri ile terör estirmektedir. 

Türk toplumunun içinde ise ülkenin kurtuluşunu mandacılıkta arayanlar; İngiliz, Amerikan, İtalyan mandacıları, Bolşevik (Komünist Rusya) taraftarları, Milli Mücadeleye inanmayanların çıkardıkları fitne fesatlıklar… İçimizdeki Hüsnü-yadisler… vs. vsler. Hasılı kafalar karışık, millet parçalanmış ve çaresiz. Dert çok, derman yok…

Mütareke ve İstiklal Harbi günleri, Yahya Kemal Beyatlı’nın; “Şu kopan fırtına Türk Ordusudur Ya Rabbi Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” diyerek yüreğinden kopan bir feryat ile millet olarak halimizi Rabbimize arz ettiği günlerdir.

İzmir Konak ilçesindeki Seyyid Mükerremeddin Dergahında, milletçe; “Meded Yâ Seyyide’l Kevneyn (Yardım eyle ey dünya ve ahiretin efendisi), Meded yâ Fahr-i Alem (Yardım eyle ey kainatın iftihar kaynağı) Muhammed Mustafa” diye feryad ederek Sevgili Peygamberimizin ruhaniyeti üzerinden Allahü Teala’ya dua ve niyazlarda bulunduğumuz günlerdir…

Ama bütün bu musibetlerin arasında milletimiz, yapması gerekeni kavradı. Kısa zamanda milli birlik ve kardeşliğini güçlendirdi. Al bayrağın altında toplanarak kenetlendi. Bir oldu, iri oldu, diri oldu ve hep beraber âdeta yeni bir Ergenekon
destanı yazarak, devletini Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeniden kurdu. Elbette kolay olmadı ama sonunda zafere ulaştık.

Mütarekenin o kahırlı kederli günlerinden birinde bir grup insan, Allah dostu bir büyük zata “Dua buyursanız da Allahü Teâla rahmetini gönderse, zira çok bunaldık”der. O zat da şöyle cevap verir: “Eğer siz orman olursanız Allahü Teâla da size rahmetini gönderir.” Bunları niçin anlattım. 

15 Temmuz 2016 gecesi “FETÖ”cü darbe girişiminde” bizler “Ülü’l-Emr”e uyarak meydanlara, köprülere, hava alanlarına koştuk.

Çok kısa sürede her kesimden, her düşünceden on binlerce insan aynı gaye etrafında bir araya toplandık. Devletimize ve vatanımıza sahip çıktık.

15 Temmuz 2016 gecesi biz milletçe bir araya gelip “orman” olduk. Allahü Teâla da, ümit ettiğimiz rahmetini üzerimize yağdırdı. Neticede devletimizi ve milletimizi yeni bir “Haşhaşî” belasından, yeni bir “Şeyh Bedreddin” musibetinden korudu.

Şeyh Bedreddin ve 15 Temmuz 2016

15 Temmuz 2016 gecesinde her şeyi ile ortaya çıkan etullah Gülen ve FETÖ darbe girişiminin, milli tarihimizde benzeri iki örneği daha vardır. Büyük Selçuklular döneminde Hasan Sabbah ve Haşhaşiler, Osmanlılar döneminde Şeyh Bedreddin isyanı. Haşhaşiler hakkında çok şey anlatıldı ama Şeyh Bedreddin gözden kaçtı. İster misiniz ben de size onu anlatayım:

Şeyh Bedreddin büyük bir fıkıh âlimi ve mutasavvıftır ama aynı zamanda ilmî-dinî şöhretine yakışmayacak derecede siyasete bulaşmış, asla haddi ve hakkı olmadığı halde Osmanlı tahtına göz dikerek saltanat davası gütmüştür. Dinî
bilgisi ve etkili konuşmaları ile büyük bir şöhrete sahiptir.

Önemli iki müridinden birisi İzmir ve çevresinde faaliyette bulunan ve halk arasında “Dede Sultan” diye anılan Börklüce Mustafa; diğeri de Manisa dolaylarında faaliyetlerde bulunan ve aslen bir Yahudi dönmesi olan Torlak Kemal’dir. Taraftarlarına “Kemaliler” deniliyordu. Her iki mürit de sapık fikirlere sahip ve anarşist ruhlu kimselerdi. Ağırlıklı olarak Börklüce olmak üzere, her ikisi de özel mülkiyeti reddediyorlar, her türlü mal ve mülkiyetin halkın ortak malı olduğunu iddia ediyor, kadın-erkek bir arada, sazlı, içkili ayinler düzenliyor ve ibahiliği savunuyorlardı. Komünizmin asıl fikir basasının Karl Marks’dan çok öncesinde Börklüce Mustafa olduğunu da hatırlatayım.

Bu sıralarda Yıldırım Bayezid, vefat etmiş, şehzadeleri arasında taht mücadelesi başlamıştı. Musa Çelebi, Edirne’yi ele geçirince Şeyh Bedreddin’in ilmî şöhretine itibar ederek, kendisini Kazasker tayin etmişti. Şeyh de müridi Börklüce
Mustafa’yı Kethüdalık’a getirdi. Böylece iki kafadar aktif siyasetin ve beylik hazinesinin imkânlarına da kavuşmuş oldu. Musa Çelebi’yi yenen Mehmet Çelebi, Şeyh Bedreddin’i gizilce yürüttüğü zararlı davranışlarından dolayı bu görevinden
uzaklaştırdı. Ancak yine de ilmine hürmeten ailesi ve iki oğlu ile beraber 1000 akçe maaş ile İznik’te mecburi ikamete tabi tutarak onu göz hapsine aldı. Ama mağrur ve hırslı bir kimse olan Şeyh Bedreddin bu sürgün durumunu hazmedemedi ve saltanat davası güden bozguncu siyasi faaliyetlerini de aşikâre yapmaya başladı. 

Börklüce Mustafa İzmir-Karaburun’da 5000 kişiyle; ardından Torlak Kemal de Manisa’da 3000 kişi ile isyan etti. Şeyh Bedreddin de Rumeli’ye geçerek Silistre’de isyan etti. Bu isyanlar güçlükle bastırıldı. Börklüce ve Torlak Kemal öldürüldü. Şeyh Bedreddin ise Çelebi Sultan Mehmed’in isteği üzerine içerisinde din âlimlerinin bulunduğu bir kurul tarafından, her türlü savunma hakkı tanınarak, gayet adilane geçen bir yargılama sonucunda idamına karar verildi. Çelebi Sultan Mehmet, işlediği suçun cezasının hükmünü (bir fıkıh âlimi olarak) bir de Şeyhin kendisinin vermesini kültür deryamızdan istedi. Şeyh Bedreddin işlediği suçun cezasının dinen idam olduğunu söyleyerek cezayı kabul etti ve 1420 yılında
Serez’de asıldı.

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in isyan ettiği zaman dilimi ve Anadolu Türklüğünün en buhranlı yıllarıdır. Anadolu’daki Türk birliği parçalanmış olup devlet başsız ve sahipsizdir. Adına “Fetret (karışıklık) Devri” dediğimiz bu yıllarda Osmanlı Devleti ve Türk milleti hayat ile ölüm arasında gidip gelmektedir.

Bedreddin, Börklüce ve Torlak, işte böyle bir zamanda isyan etmişlerdir. Adeta yaraya tuz basarak onu kendi menfaat ve hırsları uğruna daha da azdırmak için uğraşmışlardır. Bu davranışlarının ne Türklüğe ne Müslümanlığa ne de insanlığa yakışan hiçbir yönü yoktur.

1410-1420 yılları arasında cereyan eden Şeyh Bedreddin isyanı ile 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişimi ve lideri Fetullah Gülen arasında hayret edilecek benzerlikler vardır. Şöyle ki:

1. Bedreddin ve Fetullah, dinî bilgi ve etkili konuşmaları ile büyük bir şöhrete sahiptir.

2. Her iki şahıs da dünyalık hırsa kapılmış, saltanat davası güderek devleti ele geçirmeye kalkmıştır.

3. Amaca ulaşmak için her şeyi mubah görmüşlerdir. Bu maksatla devletin düşmanlarıyla ve gayri Müslimlerle dahi işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir.

4. Şeyh Bedreddin, İslam’ın temel inançlarından olan ahiret  ve hesap gününe, cennet-cehenneme inanmıyor. Fetullah Gülen taraftarları ise kendilerini gizleyebilmek için içki içmeyi, Cuma’ya dahi gitmemeyi mubah görüyor. Bu kadarlıkla
yetiniyorum.

Arzu edenler, haklarında yazılanlardan, gazete TV haberlerinden araştırırsa, daha başka benzerliklerin de olduğunu hayretle görecektir.

Sabetay Sevi ve 15 Temmuz 2016

Sabetay Sevi, çok bilgli ve etkileyici konuşan bir Yahudi din adamıdır. (1626-1675) İzmir’de doğmuş büyümüştür. O sıralarda Yahudilerin beklediği Mesih’in, kendisi olduğunu ilan etti. Her geçen gün taraftarları çoğaldı ve ünü imparatorluk
sınırlarını aştı. Ruhi dengesizliği “haramları mübah sayan” söz ve davranışları ile dini ve sosyal ciddi karışıklıklara sebep oldu.

Osmanlı resmi makamları başlangıçta bu hareketi sabırla karşıladı ve müdahale etmedi. Ancak kamu düzeninin tehdit etmeye başlaması üzerine tutuklanarak yargıladı. Suçunun cezası idam olduğu halde bağışlanıp bir kalede mecburi ikamete tabi tutuldu. Ancak burada da rahat durmadı. Dini faaliyet görüntüsü altında devletin altını oymaya devam ettiği anlaşılınca tekrar yargılandı. İdamdan kurtulmak için son anda Kelime-i Şehadet getirerek Müslümanlığı kabul etti ve Mehmet adını aldı. (1966) Bunun üzerine kendisine Kapıcıbaşı rütbesi verilerek 150 akçe maaş bağlandı. Böylece problemi çözdüğümüzü zannedip, meseleyi kapatmıştık. Hâlbuki asıl problem bundan sonra başlamış.

Sabetay Sevi bir yandan Vani-zâde Mehmet Efendi’den İslam dinine ait bilgileri öğrenip uygalarken; diğer yandan da, gizlice Musevi dini ibadetlerini yapmaktaydı. Sabetay Sevi, taraftarlarına da el altından gönderdiği mesajlarla şeklen Müslüman göründüğünü fakat Yahudi dininden ayrılmadığını ve onların da kendisi gibi davranmalarını tembihleyip, taraftarlarını da bu yolda eğitmekteydi.

Sabetay Sevi’ye inananlar, tavsiyelerine uyup, onun gibi davrandılar. Türk adı aldılar ve Müslüman göründüler. İcabında camiye de gittiler. Hatta bunların içerisinde bazı İslami tarikatların “postnişin” makamına kadar yükselenler de oldu. Fakat Yahudi geleneklerini ve Musevi inançlarını da terk etmeyip aynen yaşattılar. Kendi aralarında evlendiler, yine kendi aralarında “kapalı devre” çalışan güçlü bir dayanışma ile ülkemizin kültüründe, ticaret ve sanayisinde ve bürokrasisinde çok önemli kazanımlar elde ettiler. Ve bütün bu kazanımları Türk devleti ve Türk milleti aleyhine kullandılar.

Hasıl-ı selam, liderleri Sabetay Sevi’nin tavsiye ve yönlendirmelerine uyarak yeraltına çeline Sabetayistler, adına “Dönmeler” denilen bir fitne merkezi oluşturmuşlar ve zamanla bu merkez, devamlı Türk milletinin aleyhine çalışan “gizli ve esrarlı” bir azınlık, cemaat haline dönüşmüş. Ne acıdır ki; millet ve devlet olarak biz bu durumun farkına çok uzun yıllar sonra varabildik. 

“Sabetay Sevi ile 15 Temmuz 2016 olayının ne ilgisi var?” diyorsanız, el-cevap:

Hasan Sabbah (Haşhaşiler), Şeyh Bedreddin ve Sabetay Sevi; karakter, amaç ve icraat bakımından birbirlerine çok benziyorlar. Bunlara karşı Türk devletinin (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti) ve Türk insanının toplum olarak
gösterdiği güç ve zaaflar da birbirine çok benziyor. 

Fetullah Gülen ve terör örgütü de bunların benzeri olduğundan günümüz Türk devleti ve Türk insanının toplum olarak Feto’ya gösterdiği zaaflar da tarihtekinin aynısı olmuş. Anlaşılan, bu ihanet olaylarının tabiatı böyle.

Şu hususu çok iyi anladım:

Feto, yola çıktığında bir yandan genel kültürünü ve dini bilgilerini en kaliteli bir şekilde güçlendirirken; bir yandan da yapacağı işin tarihteki örneklerini de çok iyi incelemiş ve bu tecrübelerden de çok iyi bir şekilde yararlanmış. Haliyle bir de tarihteki ihmal ve gaflet hatalarımızı tekrarlamışız. Asla unutmayalım ki benzer olaylar da benzer sonuçları doğuruyor.

“Feto’yu ve çetesini nasıl oldu da koynumuzda besledik ve bu kadar geç fark ettik” diye hayıflanıyoruz ya; işte birinci sebep bu: Milli tarih tecrübesinden yararlanmayışımız. Ama Feto yararlanmış.

Fetullah Gülen’in çok yakınında yıllarca bulunmuş bazı kimselerin açıklamalarına, zanlıların itiraflarına ve yukarıda bahsettiğim tarihteki benzer olaylara dayanarak diyorum ki; Feto bu terör ve soygun çetesini, sonraki zamanlarda önüne
çıkmış imkanların ilhamı ile oluşturmamıştır. Bugün sonuç olarak karşımıza çıkan durum Feto’nun zihninde ve niyetinde taa hayata atıldığı günden beri vardı, o vaizlik günlerinden çok daha eski zamanlardan beri mevcuttu. 

Tabii ki niyet ta başında böyle olunca, gayretler, metotlar, insani münasebetler de hep buna göre düzenlendi ve uygulandı. Sonradan icad edilmedi. 

Gizlilik, takiyye, ibahilik (her şeyi mübah görme), muhatapların zaaflarından yararlanma, tehdit ve terör, bütün bunlar, mücadele metodu olarak ilk günden beri Fetullah Gülen’in kafasında mevcuttu ve ahval ve şeraite göre uygulamaktaydı.

Diyebiliriz ki Feto (ağırlıklı olarak), o vicdansız ve merhametsizliği terör ve adam harcama faaliyetlerini Hasan Sabbah’tan; dini duyguların istismarını Şeyh Bedreddin’den; gizlilik ve takiyyeyi de Sabetay Sevi’den devşirmiş ve bütün bu bilgi ve tecrübeleri modern çağın beyin yıkama ve ikna metotları, teknolojik imkanları ile de harmanlayarak yani bir sentez oluşturmuş ve neticede tarihteki emsallerinden çok daha güçlü ve tedbirli bir şekilde karşımıza çıkmış. Ama bizim kafamızda böylesine bir ihanet ihtimali olmadığından meseleyi önemsememiş ve ihanetin boyutunu başta kavrayamamışız. Tıpkı tarihteki örneklerinde olduğu gibi. 

Psikoloji ilminde, “Normal Görünümlü Anormal Tipler” başlığı altında inceleyebileceğimiz bir konu vardır. Bu tiplerin ortak ifadesi de “manyak” kelimesidir. Mesela kleptomanyak tipler daima bir şeyler çalmanın peşindedirler. Bunun fakirlik, zenginlik ile de bir ilgisi yoktur. Bu bir ruh sağlığı bozukluğudur.

Bu tip “Manyak” kimseler, hal ve hareketleri ili çevresinde gayet iyi insanlar olarak bilinir. Hâlbuki onun kafasında hırs halinde yerleşmiş kötü bir saplantı vardır. O buna kitlenmiştir. Bunun dışındaki hayat onun için de normal seyrinde devam etmektedir ama o aslında seri cinayetler işleyen bir katildir. Belli şeyleri çalan bir hırsızdır. Kendini ülkenin kurtarıcısı sayan bir megalomandır.

Medyada haber olduğunu gördüğünüzde dahi inanamazsınız. Hâlbuki bu manyak, bu olayın çok öncesinde bile bundan daha fenasını kim bilir kaç kere yapmıştır.

İşte FETO olayındaki zaafımızın ikinci sebebi de budur. Bizler normal insanlarız. Kurdurğumuz teşkilatlar ve düzenler normal insanların hata ve kusurlarının önlenmesine göre ayarlanmıştır. Hâlbuki karşımızda tarihteki emsalleri gibi süper manyak bir kimse vardır. Ve onun hedefleri metotları çok farklıdır.

Ey Tarih!..

Hayat tecrübesi bakımından sen nice hazinelere sahipsin. Ama bizler seni bırakıp, ayarı bozuk bakır akçelere talip oluyoruz. Sonra da başımıza bir iş geldiğinde “Bu da nereden çıktı?” diyoruz.

Mehmet Akif ilhamı ile söyleyelim: Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez / Toplu vurdukça yürekler,  onu “tanklar, uçaklar” sindiremez. Mütareke yıllarında devletimiz çöküş sürecine girmişti ve pek çok imkânımızı kaybetmiş,
yorgun, güçsüz bir halde idik. 

2016’da devletimiz “21. asır Türk asrı olacaktır” hedefine kilitlenerek, şaha kalkmıştır. Güçlüyüz ve itibarlıyız. Bir eksiğimiz vardı. Bir türlü “Orman” olamıyorduk. Nihayet onu da başardık. Yüce Rabbimiz milli birlik ve beraberliğimizi daha
da güçlendirerek daim eylesin. Amin!..

İmam Hatip Takvimi
 
 

Fidan Dergisi © 2009 - 2017 Hakları Saklıdır.

TRX Yazılım Tarafından Yapılmıştır.